Gündem
Öğrenciler
Öğretmenler
Yazarlar
Üniversiteler
Sınavlar
Kamu Haberleri
Bilim ve Teknoloji
İletişim
Künye
  Kırmızı Pabuçlar/Eğitimin Pamuk Eli

Kırmızı Pabuçlar/Eğitimin Pamuk Eli

Kırmızı Pabuçlar/Eğitimin Pamuk Eli

1985 yılında ilk kez tenis kortu görmüştüm bu okulda. Köyümüzde ve yakınlarında ortaokul olmadığı için evimden çok uzaklarda bir yatılı okula gitmem gerekmişti. 10 yaşında ilk kez ailemden ayrı bir yerde, uzun bir zaman diliminde yaşam sürecektim. Babam Yatılı okula gideceğimi Eylül ayının başlarında söylemişti bana. Kayıt günü geldiğinde uzun bir yolculuğun ardından ulaştık okula. Büyük bir demir kapıdan girdik içeri. İçimde büyük bir heyecan ve korku vardı. Kaydımın yapılmasından sonra, babamın beni okulun yatakhanesine yerleştirmesiyle, yaşamın tüm gerçekleri içerisinde yalnız bir macera başlamıştı benim için.
Okuldaki yaşamdan habersiz, perişan haldeydim. Gün içerisinde öğretmenler ve öğrencilerle tanıştım. Bir an önce gece olmasını bekledim. Artık nasıl yaşayacağıma kendim karar verecektim. Bu beni bir noktada mutlu ediyordu. Akşamın karmaşasından sonra yatağıma kavuşmuştum. Bana verilen iki battaniyeden birini nevresim takımının içerisine yerleştirdim. Diğerini yatağımın üzerine serdim. Artık uyumaya hazırdım. Bir türlü gözüme uyku girmiyordu. O gece annemin hayatımda ne kadar çok yer kapladığını anladım. Özlem, sevgi, hüzün neydi? Hepsi annemdi… 
Okula alışmam gerekiyordu. İlk gün dersler, etüt ve yemek saatlerini öğrenmekle geçti. Okuldaki ilk bir ay neredeyse işleyişi öğrenmekle uğraştım. Gün geçtikçe dayanıklılığım artıyordu. Her işimi kendim yapıyordum. Yeni insanlar, arkadaşlar edindim. Üzerinden yıllar geçse de yatılı okulda edindiğim arkadaşlıklarım unutulmadı hiç.

……..

Bir gün Türkçe dersinde kolunda kırmızı bandaj olan bir öğrenci duyuru yapmak istediğini belirterek içeri girdi. Öğretmenimiz Tomris hanımdan izin istedi. Duyuruda özetle, okul futbol takımına seçmeler yapılacağını anlatıyordu. Seçmelere katılmam gerektiğine hemen karar verdim. Bir arkadaşımdan ödünç aldığım bez ayakkabı ile seçmelerin olduğu gün sahada hazırdım. Boyumun kısa olması sebebiyle Beden Eğitimi öğretmenimizin beni takıma alma hususunda yaşadığı tereddütte rağmen uzun uğraşlar sonucunda okulun futbol takımına seçilmiştim… Verilen program doğrultusunda antrenmanlara katılmaya başladım. Her antrenmana arkadaşlarımdan ödünç aldığım farklı bir ayakkabı ile gidiyordum. Takım arkadaşlarım “krampon” dedikleri ayakkabılar giyiyor, krampon olmazsa resmi maçlara çıkamayacağımı söylüyorlardı. Babamı aramam gerekiyordu. Ama ben hiç telefonla konuşmamıştım. Arkadaşlarımın yardımıyla jetonlu telefonla köyümüzün kahvesindeki babamla konuşabildim. Telefonda ne denirdi? Televizyonda görmüştüm ALO. Ben heyecandan baba diye cümleye başlayabildim. Babama okul takımına seçildiğimi, krampon denilen bir spor ayakkabı olmazsa resmi maçlarda oynayamayacağımı söyledim. Babam üzülme ben hallederim dedi. Başka da bir şey demedi… Yaklaşık bir ay sonra maçımız vardı.
 Beden Eğitimi öğretmenimiz bir gün antrenman sonrası takımı topladı. Takımın kaptanının ben olduğumu ilan etti. Bazı arkadaşlarımızın “…o ortaokul birinci sınıf öğrencisi nasıl olur…” itirazlarına, öğretmenimiz kesin bir dille son noktayı koydu. 
Kramponum yoktu. Kaptanlığın şaşkınlığı bir yana maça nasıl çıkacağımı düşünmeye başlamıştım bile…
Maç gününe kadar her gün yatılı okulun yüksek demir kapılarının açılmasını ve babamın gelmesini gözledim. O demir kapıdan gündüzlü öğrenciler girerdi okula. Biz yatılılar ise o demir kapılar arkasında neler olduğunu gündüzlü arkadaşlarımızdan öğrenirdik. Cumartesi günleri 9-12 arasında 3 saat çarşı iznimiz vardı. Ancak, bazen öğretmenlerimiz geç gönderirlerdi. Bu izin 1-2 saate düşerdi. Çarşı izninde pazara gider, ucuz meyve, bisküvi ve diş kıran dedikleri şekerlerden alırdık.
Günler geçiyor babam gelmiyordu….
Ayakkabı alacak param da yoktu….
Nereden alınırdı?
Babam beni okula ilk teslim ettiği gün yatakhanede kalan öğretmenimize bir miktar para teslim etmişti. Yatılı okulda okuyanlar bilir, öğretmene banka gibi para yatırılır. İhtiyaç hasıl olduğunda istendiği kadar para çekilirdi. O akşam İsa Beyin odasında aldım soluğu. İsa Bey bu parayla krampon alamayacağımı ifade etti bana. Boynu bükük yatağıma döndüm.
Gözüm demir kapılarda maç günü geldi çattı. Maçtan bir gün önce Beden Eğitimi öğretmenimiz hepimizin malzemelerini kontrol etti. Bir tek benim kramponum yoktu.
Öğretmenim sordu…
Krampon dedi…
Babam dedim, yutkundum, gözlerim doldu, sustum…
Maça kaptan olarak çıkamayacaktım. Hatta maça bile çıkamayacaktım.
Maça bir gün kalmıştı. O gece arkadaşlarımdaki kırmızı kramponların hayali ile uyuyamadım. Sabah uyandığımda takımdaki gündüzlü okuyan arkadaşlarımız, okulun demir kapısından tek tek giriyor, kapı her açıldığında “babam” diye gözlerim buğulu izliyordum. Takım toplanmıştı. Arkadaşlarım ayakkabılarını deniyordu…
Aracımız, öğretmenlerimiz ve müdürümüz de geldi.
Yoklama yapıldı. Beden Eğitimi öğretmenimiz herkes tamam yola çıkabiliriz derken bana döndü, baban…. dedi. 
Cevap vermek için konuşmaya çalıştım ama ne sesim çıkabildi ne soluğum. 
Artık gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyor, arkadaşlarım beni izliyor, içimdeki aile özlemi büyüyordu... Annem olsaydı yakınımda, sarılsaydım ona, göğsünde ağlasaydım doya doya…  Ama yoktu annem…
Müdürümüz çatık kaşlı, saçları dökülmüş, uzun boylu sert bir adamdı. Hiç acıması olmazdı. Elin cebinde yakalanırsan sopayla, sopa yoksa tekme tokat döverdi hepimizi.
Çatık kaşları dikleşti, şimşek şimşek oldu. 
“Sen bu maça gelme istersen” derken, öğretmenimizin “olmaz öyle şey yedek kulübesinden izlesin” ifadesi ile kendimi araçta buldum. 
Aracımız son yoklama ile okul bahçesinden hareket etmeye başladı.
Benim gözüm hala o yüksek demir kapılardaydı. 
Acaba babam gelmiş miydi?
Yoksa beni avutmak için mi söylemişti o sözleri?
Yıkılmıştım?
Babam nerden bilecekti ki kramponu?
Parası var mıydı? Krampon çok mu pahalıydı?
Demir yüksek kapılar açıldı?
Aracımız kapıya yöneldi…
Artık ümidim kalmadı….

…..

Elinde bir çanta ile siyah paltolu bir adam göründü kapıda…
Babam mıydı?
Evet bu babamdı…
Babam…Babam…Babammm diye kaç kez bağırdım hatırlamıyorum. 
Araç durdu…
Ben indim babama sarıldım…
Boğazım düğüm düğüm…
Babam unutmamıştı. 
Kırmızı kramponumu getirmiş miydi?
Nasıl bulmuştu?
Kaç lira ödemişti?
Çok para ödediği için bana kızmış mıydı?
Artık takımın kaptanı olarak maça ben çıkacaktım. Tam da bir çocuk gibi şendim. 
Birden arkadaşlarımın gülüşmeleri ile dünyam karardı… Gözümdeki mutluluk feneri söndü… Babam, öğretmenim ve arkadaşlarım şaşkın gözlerle bana bakıyorlardı. Kramponlar 2 numara büyük olmuştu ayaklarıma…
Bunlarla oynayamazdım. Hareket etmemiz gerekiyor dedi çatık kaşlı okul müdürümüz. Bu maçta da oynamayıver canım dedi.
Babam sarıldı bana… Telefondaki gibi ben halledeceğim bu işi sen üzülme dedi…
Nasıl halledecekti?
Yola çıkmıştık artık? Ümidim kalmamıştı…
Bu duygular içerisinde babamın araca bindiğini fark edememiştim. Müdürle konuşurken “kasabanın çarşısında bir ayakkabıcı var, ne olur müdür bey bunu orda değiştirelim.…” diyerek mahcup bir ses tonuyla konuşuyordu babam. 
Olmaz geç kalırız. Bu maçta oynamasın efendim…
Babam sustu…
Dünya sustu…
Ben sustum…
Öğretmenimizin ısrarıyla ayakkabıcıya girdik. Kramponu gösterdik. Ayağıma olacak numarası vardı. Ancak üste para vermemiz gerekiyordu. Babam parası olmadığını, birkaç ay sona geldiğinde vermek istediğini söylüyordu, dükkan sahibine…
Aylardır çalışmamın karşılığını alabilme ihtimalim, satıcının iki dudağı arasındaydı. Kırmızı pabuçlar elimde kalmıştı…
Müdürümüz homurdanarak bırakın kardeşim bu işleri derken…
Bir ömür kadar uzun olan o zaman diliminde öğretmenimin ayakkabıların parasının farkını ödediğini gördüm.
Babama sarıldım…
Hıçkırıklara boğulmuştum.
O dünyanın en fedakar babasıydı…
Birini benim attığım golle 2-0 kazandık maçı.
Sevgili öğretmenim tam 34 yıl oldu benim hayatıma yön vereli…
Küçük dokunuşların insanların hayatına olumlu yön verdiğini, çocukların hayallerinin önemini, senden öğrendim. 
Senden öğrendim insan olmayı,
Senden öğrendim çocukların gözlerindeki ışığın parlaklığını,
Ellerinden öpüyorum, SAYGIYLA…
Ben yatılı okuldaki öğretmenlerimden öğrendim kitap okumayı, arkadaşlığı, dostluğu, aile olmayı, takım ruhunu…
Yatılı okulda öğrendim Yaşar Kemal’in Tenekesini,
Orhan Kemal’in Bereketli Topraklarını, 
Muzaffer İzgü’nün hikayelerini. 
Son 17 yıla bakıyorum yatılı okulların sayıları yüzde 37, öğrenci sayıları ise yüzde 67 azalmış. İşte tamda burada yatılı okulları azaltır ya da kapatırsanız benim gibi yoksul aile çocuklarını tarikat ve cemaatlerin kucağına itersiniz. İstismar ve yangınları kontrol edemezsiniz.

Ceyhan Pamukeli Yatılı İlköğretim Bölge Okulu Öğrencisi
Ali TAŞTAN yazdı / Eğitim Uzmanı