Bir cinayetin altında yatanlar

İnsan olmanın ilk göstergesidir bana göre saygı. Kendimize ne kadar saygı duyuyoruz, çevremizdeki insanlara doğaya ve diğer canlılara ne kadar saygılıyız? 
İnsan olmamızın ölçü birimidir saygı.
Saygı mı sevgi mi diye çok tartışılmış ve konuşulmuştur.
Ben saygı diyenlerdenim. 
Herkesi sevmeyebiliriz. Sevgi özel bir duygudur çünkü. Karşındakiyle özel bir frekansta bağ kurduğunda oluşabilen bir duygudur.
Az sayıdaki sevdiklerimizin dışında kalanlara ise saygı duymak zorundayız.
Yaşam haklarına, nefes alıp verme haklarına, iyi şartlarda güvenlik konforu içinde yaşamalarına saygı duymak zorundayız.
Üniversitede öldürülen gencecik araştırma görevlisi kadının ölümüne hepimiz üzüldük. Onca emeklerle yetişmiş bir beyin, hunharca katledildi.
Ders çalışmadan hukukçu olmak arzusuyla yalnızca kendi hayalini gerçekleştirmek uğruna karşısında engel olarak gördüklerini katledebilecek kadar insanlığını yitirmiş bir şahıs tarafından öldürüldü.
Ne acı ki öldüren genç, adaleti temsil etmek için çıktığı yolda suça bulaştı. Hayalini, çaba göstererek değil zorla baskıyla gerçekleştirmeye çalışarak bir kadının gencecik yaşında umutlarını hayallerini yok etti.
Neden?
Bu soru hepimizin aklını kurcalıyor değil mi?
Neden yaptı?
Ailesi okusun diye tonlarca para harcamış, bugün özel üniversitelerin Hukuk Fakülteleri fiyatları 40 bin TL’den başlıyor. Aile o kadar parayı gözden çıkarmış çocuğunun istikbali için.
Çocuk ne yapmış, hiç ders çalışmadan babası parayı verdi ya hemen hazır diploma alacağını zannetmiş fakat ders çalışmadan o diplomayı alamayacağını anlayınca gidip katil olabilecek kadar gözü karartmış.
Gelelim olayın temeline, 1990 yılından itibaren doğanlar şanslılardı bana göre. Aileleri her türlü olanağı sundu önlerine. Çoğunun her istediği oldu. Çocukça kaprisleri anında yerine geldi. Özel okullarda okudular, ellerinde son model cep telefonlarıyla bilgisayar oyunu oynayarak büyüdüler.
Teknolojinin ve olanakların arttığı bir dönem olduğu için eski kuşaklardan daha avantajlı oldular.
O çocuklar, her istedikleri olmaya alıştıkları için, çalışma veya kendilerini zora sokma gereği duymadılar. Her şey önlerine hazır sunuldu çünkü.
Sonra ne oldu?
Büyüdüler, fakat hala isteklerini, ihtiyaçlarını birileri karşılasın diye bekler oldular. Çocukluk ve ergenlikten çıkıp sorumluluk almamayı seçtiler.
Özel okula ve özel üniversiteye de gönderildiklerinde ders çalışmadan diploma alacaklarını düşündüler ve olmayınca da bu olaydaki patolojik ruh hastası bir genç tarafından hiç sorgulanmadan merhamet edilmeden öldürüldü.
Dayak yiyen öğretmen haberleri bu yüzden hızla artıyor.
Çünkü öğretmen öğretemiyor, parayı veren velilerin hizmetkârı olacağı konumuna sokuluyor ve fikir çatışması burada başlıyor.
Zayıf not alan çocuğunun karnesini öğretmenin yüzüne fırlatıp “bu senin suçun, çünkü sen öğretemiyorsun,” diye haykıran çok veli gördüm.
Birçoğuna da dön çocuğuna bak dediğim için tartışmışlığım çoktur.
Ne istiyorsun çocuğum, hemen alalım evladım, senin neyin eksik canım, sana vurana tekme tokat saldır oğlum, o okula bir ton para veriyorum seni asla üzemezler yavrum diyerek büyüyen çocuklar şimdi genç oldu.
Ne sorumluluk almayı, ne de karşısındakine saygı duymayı bilmiyor.
Sonra çığlık çığlığa ne oluyor bu topluma diye haykırıyoruz.
Toplumun en küçük birimi bireydir. Önce bireye bakacağız, o bireyler toplumu oluşturuyor tüm doğru veya yanlış davranışlarla.
Toplum alarm veriyorsa hatayı yetiştirdiğimiz bireylerde yapıyoruz demektir.
Çocuklarımız oyuncaklarımız değildir, geleceğin yetişkinleri olacak şekilde ve sorumluluk bilincinin farkında olacak şekilde yetiştirmeliyiz ki canımız yanmasın.
Japonya’da çocuğu suça karışan anne babalar utançtan evden çıkamıyor ve toplumdan özür diliyor. Bizde ise anne baba suçu hemen topluma atıyor.
Komposto içmeyi hayal ediyoruz ama elimizde yalnızca hıyar var, boşuna komposto ummayalım, elimizdeki hıyardan cacık olur yalnızca.
İyi bir gelecek hayal ediyorsak, çocuklarımızı iyi bireyler olarak yetiştirmek zorundayız.
Ötesi yok, herkes görev başına…